26 Eylül 2009 Cumartesi
hey bebek, kim bilir bir daha ne zaman görüşeceğiz?
nasıl beceriyorum bilmiyorum ama ruhumun derinliklerine kadar işleyen o büyük terkedişlerde hep tek başıma oluyorum. ne bir el sallayan, ne arkamdan ağlayan, ne su döken kimsem yok. bi ara sapık gibi otobüs camından başkalarının yolcu edenlerine el sallıyordum. son onbeş günde iki büyük ayrılık yaşadım. hayatımı geçirdiğim şehri terkettim ve değil yolcu eden ortalıkta şöför ve bizden başka canlı formu bile yoktu. şimdi de sevdiğim şehri terkediyorum ve yaptığım şey bilgisayarı açıp blog güncellemek. işin komik tarafı bu şehri ikinci kez "temelli" bırakıyorum. etkisini kaybediyor tekrarladıkça. yapayalnız bi kadın olduğumu en çok hissettiğim anlar bu tek başıma yola çıktığım anlardır. ilk seferinde onaltıydım. çok büyük bi iş becerdim sanmıştım. halbuki olan şuydu: saatlerce tek kelime etmeden yola bakıp aslında yalnız değil güçlü olduğuma kendimi ikna etmek.
22 Eylül 2009 Salı
sıkılmış

yanında asla sıkılmayacağım birisini bulmam gerek hayatımı birleştirmek için. sıkılırım ben. günün birinde pat diye "yüzünden bile sıkıldım artık sana bakmak bile istemiyorum." diyebilirim. evrim geçiren birisi olmalı. yeni espiriler, yeni arkadaşlar, yeni müzikler, yeni sokaklar, yeni bi şeyler olmalı. kafama öğütülecek yeni şeyler atmalıyım. kafamın içi sürekli uğutulu bi atölye gibi, malzeme eksikliği çektiğimde hayata küsüyorum. yaklaşık iki haftada bir elimdekileri tüketip "evet artık düşünecek şeyim kalmadı yaşamamın bi anlamı yok" diyorum. ekstrem sporcuların adrenalin bağımlılığının beyin versiyonu bu. bazen yokluk krizi anlarında çok acil yükleme yapmam gerektiğinde hemen wikipediayı açıp rastgele bi şeyler okuyorum. şimdi böyle anlatınca acayip hareketli bi hayatım varmış gibi görünüyor ama tam olarak öyle değil. bi taraftan da bi kitaba gömülmek, ekrana kilitlenmek, aynı masada saatlerce oturup görüş açımdaki herşeyi ezberlemek gibi aktivitelerde de bulunabiliyorum. çelişkili gibi oldu ama öyle değil. son günlerde ifade zorluğu çekiyorum sadece.
20 Eylül 2009 Pazar
başlık

yaşadığım en sikko bayram bu sanki. "bayram" kavramını önemsediğimden değil, başka bi şey. bu şuursuzluğu hiç bu kadar derinlemesine hissetmemiştim. sabah tunalıya çıktım, püf. hayalet şehir. sonra eve gelip kimse uyanmadan telefon konuşmalarını hallettim. "neden ordasın ki hala?", bilmiyorum annanecim neden burda olduğumu. ellerim çok üşüyor, yazamıyorum bile. bitter çikolata ve nane likörlü bayramlar artık yok değil mi? onun yerine bayat kahve ve ucuz sigaralı bayram sabahları var. misafir olarak sığındığım kanepede sırt ağrısıyla ve köpek tüyü içinde uyanmak var. herkesin hayatında normalde yapmayacağı şeyleri yaptığı bir misafirlik evi vardır. arkadaş evi, sevgili evi, vs. insani alışkanlıkları geride bıraktığı ev. bu ev o ev. burda zaman yok. bayram yok. protokoller yok.
ne şaçmalıyorum ki şimdi böyle? hadi.
(o da bayram şekeri olsun)
10 Eylül 2009 Perşembe
it's not sex and not the city
tam da bu defterleri kapadığımı düşündüğüm anda enteresan isteklerim peydah oldu. dediği gibi o yıkıcı tüketici aşkı arıyorum sanki. geceleri uyutmayan. sabahın altısında seni uyandırıp saatlerce ağlatan. aradığımız kişiye ulaşılamayan. hayaller kurduran, hayalleri bozduran. sinirlendiren. en çok istediğin anda çekip giden. kafasının içindeki kıvrımları ezberleyene kadar tanımak tanımak daha çok tanımak istediğim ama bi kale gibi kapalı olan. onun hayatında bi yerim varmış gibi hissedeceğim her saniye için çabalamam gereken. beni tüketecek ve yıkıp yakacak aşk.
bulduğumda ne yapacağımdan bile emin değilim. ama o bi an yakın bi an uzak hissi, saniyeler içinde o duygudan o duyguya koşmak tekrar hayata dönmüşüm gibi hissettirdi.
bulduğumda ne yapacağımdan bile emin değilim. ama o bi an yakın bi an uzak hissi, saniyeler içinde o duygudan o duyguya koşmak tekrar hayata dönmüşüm gibi hissettirdi.
9 Eylül 2009 Çarşamba
albüm

ilerde yaşlanınca ben de herkes gibi mutlu bi ailede yetiştiğimi varsayacak mıyım? anlatacağım hikayelerin çoğu uydurma olacak sanırım. ailecek nasıl neşeli vakitler geçirdiğimizi, babamın anneme arada sırada nasıl şakalar yapıp takıldığını, abimle arkadaş gibi olduğumuzu uyduracağım herhalde. hiçbir zaman içlerinden biri gibi hissedemediğimi, defalarca aldatıldığımı, her tarafından yalanlar sarkan ilişkilerimiz olduğunu, geceleri boğazlanma korkusuyla uyuyamadığımı, "babana hala aşığım" cümlesinin midemi bulandıracak hale geldiğini torunlarıma anlatamayacağım. fotoğraf albümlerinden nefret ettim bu yüzden. içine koyacak hatıralarım yok. piknik, doğumgünü, mezuniyet gibi özel olayları zaten geçtim, aynı karede olduğumuz fotoğrafımız bile yok. hani şu aile bireylerinin sahte sahte gülüp normal insanlarmış gibi yaptıklarından bile yok.
1 Eylül 2009 Salı
amacım veda etmek değil

boşlukla dopdolu bir seneden sonra sonunda evet başıma iyi bi şeyler gelmeye başladı. yeni yer, yeni hayat. sigarayı bile bırakasım geliyor. liseyi bitirdiğimdeki gibi hissediyorum. "önümde yepyeni bi dünya var" hissi. ilk deneme bok oldu. hayat bana bu hissi ikinci kez verdi, bu sefer adam olurum gibi. artık "benim" dediğim dünyam olacak gibi.
aklım ermeye başladığı günden beri kendi küçük dünyamı yaratma peşindeyim. nerde sessiz bi kuytu görsem gidip orda oynardım. yeni okulun, yeni apartmanın, kimsenin bilmediği yerlerini keşfetmeye çalışırdım hep. üniversitede bile kütüphanenin en üst katında ölsem cesedimin 3 gün sonra bulunacağı bi köşesini bulmuştum. yurtta yangın merdiveninin anahtarını çalmıştım gizlice orda otururdum. bi mekanda beni kimsenin bulamayacağını bilmek gibi garip bi zevk işte.
bahsetmek istediğim şey bu değildi her neyse... kendi minik dünyam evet. kafamı dinleyeceğim, medeniyetten uzak, en fazla bir iki yaşayan varlıkla muhatap olmamı gerektirecek, beynimi yeterince meşgul edecek bir uğraşımın olacağı bi yere gidiyorum. dünyaların en miniği ve en benim olanını buldum artık sanırım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)