20 Şubat 2012 Pazartesi

yayo

çaresizlik ve üstüne yalnızlık. uzun süre bu ikisine maruz kalınca insan garip kararlar verebiliyor. sıyrılamıyorsun içinde olduğun hayattan. farkedene kadar yaptığın her şey mantıklı geliyor. hissettiklerinin yapay olabileceğine ihtimal vermiyorsun. ama farkettikten sonra da daha az gerçek olmuyor. çünkü his denen şey öyle bi şey değil. denize düştüğüm için yılana sarılmışsam da bunu daha değersiz bi "sarılma" yapmıyor. sadece sarıldığım şeyin can simidi olmadığını farkettiriyor. o andan sonra da "boğulurum daha iyi" diyebilmek daha kolay olmuyor.

9 Şubat 2012 Perşembe

kurt deliği

"özlemek bi lanet. bir daha olmayacağını bilsem de kafamda hala yaşatmaya çalıştığım bitmiş olaylar. delilik. anıların mumyalanması gibi, bu dünyaya ait olmayan bi şeyin çürümesine izin vermemek, müdahale etmek gibi. kafamın içinden gitmemesini istemek. hatırlamak özlemek değildir. hatırlamakta problem yok. özlemek öyle değil. yorucu. özlemek eyleminde istek de var. tekrar olmasını istemek gibi. her şeyi özlüyorum. her şeyi. bi kaç sene önceye geri dönmek istiyorum. şimdi olduğum, yaşadığım şeylerin en ufak bi parçasını bile istemiyorum. o yüzden çok özlüyorum. şimdiye ait olmayan o anları yaşatmaya çalışıyorum kafamda. bırakamıyorum. o zamanları özlemezsem bi daha olamayacakmış gibi geliyo. özlediğim şeylerin yerini alacak başka bi şeyler yaşamayıp, içimde saplantılı, hastalıklı bi özlem büyütüyorum ve kafamın içinde yaşamaya devam ediyorum. kedili teyzeye bir adım daha. ilerde özleyebileceğim şeyler biriktiremiyorum. hani yıllar geçince dönüp baktığında hayatının belli bi dönemi bulanıktır, bi belirsizlik vardır, o ara ne oldu ki diye düşünürsün. tam da o aradayım şimdi. geçmişin artık çok geride kaldığı, ilerisi denen zamanların ne zaman geleceğinin bilinmediği (ya da gelip gelmeyeceğinin artık pek de umursanmadığı) o tanımsız alan."

6 Ocak 2012 Cuma

lala ve po

hayattaki bütün mutsuzluğumu tek bir sebebe bağlamıştım. o kadar rahatlatıcıydı ki. o sebepten gayri her şey çok mükemmeldi, bunu bir tek ben biliyordum, ama olsundu. o küçük salak pürüz olmasaydı her şey çok güzel olacaktı ki. emindim. ama öyle değilmiş. diğer her şey de bir o kadar boktanmış meğersem. eskiden mutsuzluğuma sırtımı döndüğümde birden teletabi diyarında buluyordum kendimi. şimdi kafamı ne tarafa çevirsem savaş alanı gibi.

22 Aralık 2011 Perşembe

nasıl bilirdiniz?

sen de diğerleri gibi içimde bir mezar olacaksın. öldürüp gömeceğim bi adam daha. yıllar boyunca ziyaret edeceğim, taşının yanına çöküp bi sigara yakacağım, ağzımdan kan gelene kadar söveceğim bi mezar.

12 Kasım 2011 Cumartesi

karpuz

insan, dünya dediğimiz gezegendeki baskın tür. dünya gezegeni evrende bi zerre bile değil. bi noktacık. önemsiz bi madde yığını. ve bu zerreciğin üstündeki milyonlarca türü baskılamış tek bir türden bahsediyorum. yaşam, ölüm, varolmak kavramları. kendisini evrenin hakimi sanan zerreciğin üzerindeki yaratıktan bahsediyorum. ben bu türün üyesiyim. bu gezegende olagelmişim. bu gezegen varmış, canlılar varmış, bi tür evrilmiş, bi tür yokolmuş, atmosfer, denizler, ısınmış, soğumuş milyonlarca yıl sürmüş. ben olmuşum. birey olmak ve yaşamın içine doğmuş olmak. evreni görüş alanımızdaki maddelerden ibaret ve zamanı yaşam süremiz zannettiğimiz için büyüleniyoruz hayatla. dünyanın bütün varlığının ve etkilediği her şeyin kapladığı hacim öylesine küçük ki. ve olageldiği süre zamanda bir göz kırpmasından ibaret. o kadar önemsiz bi zerrecik ki dünyamız varolmasının herhangi bi sebebi bile olmasına gerek yok. uzaklarda bi yerde başka bi gezegende, zibilyonlarca yıl sonra evrenin tarihi yazılsa, hadi diyelim dünyada kayda değer bi şey yaşanmış bile olsun, beş kelime bile fazla gelirdi dünyayı anlatmak için. hiç sikimde değil o yüzden dünya şu anda karpuz gibi ortadan ikiye yarılsa bile. hiç sinirlenmem, kahrolmam "kötü kalpli" adamın biri tüm insanlığı yokedecek düğmeye bassa. bu alelade gezegende yaşayan insanoğlu denen kocaman organizma umrumda değil hiç. yine de bi bireyim. alışkanlıklar bırakılmıyor. bi hayatım var. yaşıyorum. ben olmanın bilincindeyim. parçası olduğum bu önemsiz zerrecik o kadar umrumda değil ki, ölümüne bireyim. kendi kendime yaşamayı tercih ediyorum. kafama göre saçmalayıp mümkün olduğunca erken terketmeyi planlıyorum burayı. bi tatmin, bi memnuniyet beklemiyorum. tadı çıkarılacak bi şey görmüyorum. bi zerreciğin üstündeki küçük beyinli bi yaratığım, herkes gibi.

9 Mayıs 2011 Pazartesi

işte bu da sapı

ben de unutabilmek istiyorum. kötü ve çirkin anıları değil, bilakis söylenen o güzel şeyleri, tatlı lafları, damardan alınmış mutluluk hissi veren bütün o şeyleri unutabilmek istiyorum. esas zehir onlar. gerçeğin bu kadar batmasının sebebi o harikulade yalan dolan. o sahtekar tatlılık. çürük elmanın dışındaki parlak şeker. çürük bi elmayla yaşayabilirdim. hatırladıkça canımı yakan şey o değil. elmadır, çürür. çirkindir, ama elmanın doğasıdır. o dışındaki şeker öyle değil. çok güzeldir, ama öylesine sahtedir. kafamın içinden sökmek istiyorum söylediklerini. bana verdiği tatlı hissi silmek istiyorum. elmanın çürük olabileceğini kabullenemeyişim o şeker yüzünden. çünkü her şey çok güzel başladı. ben istemedim halbuki o şekeri. bi çürük elma kabulümdü. ama şimdi onu bile isteyemiyorum. şekerin bana vadettiklerini hatırlıyorum elmayı düşündükçe. unutamamak canımı yakıyor.

28 Mart 2011 Pazartesi

iskele

sekiz sene önceydi. aralık ayının son günlerinden biriydi, akşam olmuş, hava kararmış, kadıköyde iskelenin yanında öyle soğukta dikiliyordum. beşiktaştan gelecek o vapuru bekliyordum. ilk buluşmamızdı. yanımda nereden geldiğini anlamadığım bi adam belirdi. genç giyimli ama kırklarına yaklaşmış bi adam. kırık bi ingilizceyle vapurun kaçta geleceğini sordu. söyledim. sanki her gün gördüğüm yan komşummuş gibi konuşmaya başladı. sevgilisini bekliyormuş. müzisyenmiş. geçen sene bi festivalde konser vermişler burada, o zaman tanışmışlar. benim kimi beklediğimi sordu. anlattım. aslında ispanyolmuş. orada insanlar sürekli gülermiş, günün her anı, her yerde, sokakta, otobüste.. burada kimse gülmüyormuş, herkes mutsuzmuş. turist gözlemleri. büyük annesi bi çingeneymiş. hani şu esas ispanyol olanlardan. "el falına bakayım" dedi, nasıl bakılacağını ondan öğrenmiş. "olur" dedim, eldivenimi çıkardım. elimi iki avucunun arasına aldı. baktı. "okul, iş, şu an uğraştığın her ne ise, çok kötü gidiyor" dedi. "ailenle ayrılacaksın" dedi. "ama sonunda başka bi meslekle uğraşacaksın, çok büyük başarılar elde edeceksin" dedi. enteresan geldi söyledikleri. vapurun ışıkları karanlığın içinde belirmeye başladı. "buralarda kullanabileceğim bi hela var mı? çişim geldi" dedi. tarif ettim, vapurun gelmesine çok az kaldığını da ekledim. iki saniye içinde gözden kayboldu. vapur yanaştı, birden ortalık insanla doldu. inenlerin içinde beklediğim adamı aradım gözlerimle ve işte oradaydı. falcımı bi daha görmedim. öylece kaybolup gitti.