26 Ağustos 2009 Çarşamba

bip


kuzenimin bi papağanı vardı. dayım bu kuşu adanadaki otogarda bi adamdan almış. haliyle hayvanın konuşma yeteneği "topla gel topla gel", "hooooooop" ve bilimum küfürden oluşuyordu. nedense kuzenlerimin sahip olduğı her şey bana çok enteresan gelirdi. barış manço plakları vs.
bu papağanla bir yaz tanıştık ve tabi hayatında "lan" kelimesini bile 3 kez ancak duymuş olan masum abim ve ben bütün küfürleri öğrendik. tatil bitti eve döndük ve en sevdiğimiz kelime "eşşoleşşek". bi de adana ağzıyla dolu dolu söylemeyi öğrenmişiz. babam bir iki gün psikolojik yöntemlerle savaştı bizimle, odadan çıkmama cezası gibi. sonunda dayanmadı türk aile yapısı, örf ve geleneklerine uyarak "biber sürerim bak" dedi. tabi bizim gibi apartman çocuklarını ağız dolusu terbiyesiz kelime sarfetme zevkinden hiçbi şey vazgeçiremiyor. bağımlısı olduk resmen. sonra bir akşam babam biber sürdü evet. etkili oldu. "kemal sunal filmi" diye bi kavram vardı, bipleme teknolojisi türkiyeye gelene kadar izlememiz yasaktı. liseyi bitirene kadar evin içinde "lan" bile dediğimi hatırlamıyorum. aklım başıma iyice gelene kadar ordan burdan duyduğum kelimelerden hep çekindim. üçe gidiyordum sanırım "entel" lafının ayıp bi şey olduğuna inanmışım bi şekilde. herhalde o yıllarda da çok popülerdi tvde zırt pırt duyuyordum. babamla okula yürürken bi sabah utana utana sordum. o sırada yanımızdan gömleği dışarda kravatı gevşek bi lise talebesi geçiyordu. babam onu gösterip "bu tarz insanlara entel denir" demişti. entel kelimesini hala o anlamda kullanıyorum, yer etmiş.

ilk küfrünü -eşşoleşşek- bir papağandan öğrenmiş bi iyi aile apartman kızı olarak sonradan nasıl bu kadar terbiyesiz oldum çıktım onu anlamıyorum.

22 Ağustos 2009 Cumartesi

fak yu


ayakkabıyı çorapsız giymekten, fasülyenin kılçığından, uykum gelmeden sigaranın bitmesinden, gereksiz eşya biriktirme huyumdan, sıcaktan, bi şeyleri düşürmekten, çok konuşanlardan, ağda yapmaktan, başkasının masamı temizlemesinden, sivrisinekten, kumlu plajlardan, gül kokusundan, uyandırılmaktan, banyodaki saçlardan, kitabın üstüne yazı yazmaktan, kalemin tepesindeki silgiyi kullanmaktan, altın kolyeden, ojemin bozulmasından, gündüz sehayat etmekten, şekersiz çaydan, çok zengin olmamaktan ve de saymakla bitiremeyeceğim bir takım insanlardan nefret ediyorum.

16 Ağustos 2009 Pazar

skor


diyorlar ki erkekler kadınları yatağa götürene kadar iltifat ederler, güzel şeyler söylerler vs vs. hayır hiç alakası yok. yatağa götürme ihtimalinin sıfır olduğunu adı gibi bilse de yapıyor bunu. inanabileceğini bildiği şeyler söylüyor. kadının gözünde o hani evcil hayvana yemek verdiğindeki bakış gibi "iltifat edildim" bakışını görmek için. bu onları güçlü hissettiriyor. başkasının kırıklıklarıyla beslenmek onları hayatta tutuyor. sinsice bi laf edip inanıldığını görünce daha zeki daha üstün zannediyor kendini. içinden şöyle diyor "inandı salak, 1-0". çünkü onlar için önemli olan skor. aldatmak, kandırmak, yalanlar, vs. bunların hepsi bu skor tutma mücadelesi için. kendilerini ancak böyle hayatta bi halt etmiş olarak görebildikleri için.

13 Ağustos 2009 Perşembe

görelilik


haftanın hangi günü olduğunu öğrenmek için gün içinde birkaç kez takvime bakma gereği duyuyorum. geçen gün "her hafta taze fasulye pişiriyorsun" dedim anneme, "ayda birdir en fazla" dedi. bugün alt komşumuz geldi "saçını kestir artık şekilsiz olmuş" dedi, "daha yeni kestirmedim mi?" diye sordum kendime.
bazen hangi zamanı yaşadığımı kestiremiyorum. hangi aydayız, ayın kaçı, günlerden hangisi? bilemiyorum. hava karardığında gidip anneme soruyorum "bugün kahvaltı yaptık mı?", "yaptık ya, süt içtin bugün", "o dün değil miydi?". bazen babam sabahları evde oluyor "sen neden evdesin?", "bugün pazar kızım". bazı haftalar istisnasız hergün aynı günü yaşıyorum: uyan, ye, iç, postaları kontrol et, internette gez boş boş, tv seyret, oku, yaz, uyu.
bir yıldır hiçbir şey yapmamak. kendi kendime tekrar edince sanki küçük bir şeymiş gibi geliyor. bir yıl. hayata tekrar uyum sağlayamamaktan korkuyorum. bi keresinde markette kadının biri bi şeyin fiyatını sordu, kadının yüzüne bakıp arkamı dönüm gittim. bilinçsizce değil gayet bilerek. ne diyeceğimi hesaplayamadım, aklıma bi cümle gelmedi. o sırada yapabileceğim en iyi şeyin o olduğunu düşündüm. yeni birisiyle göz teması kuramıyorum çoğu zaman. hatta iletişim kurmak bile istemiyorum. sorulan sorulara cevap vermeye üşeniyorum "hı hı, evet" diyip kaçıyorum.
böyle geçip gitti uzun mu kısa mı olduğunu kestiremediğim bir yıl.
günlerin geçişini ise sigara paketlerinden takip ediyorum.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

puf


ben safım. her denilene inanıyorum. bi güzel söze kanıyorum hemen. eşşek kadar oldum hala bazı lafların gerçek olduğunu zannediyorum. bi de biriktiriyorum bu lafları. kafamın içine duvardaki örümcek ağları gibi eski bi evin küfleri gibi yapıştılar. hiç unutmadan biriktirmeme rağmen yine kanıyorum yine inanıyorum. safım. güzel bi lafı ilk duyduğumda o süslü püslü paketli haliyle alıyorum onu o küflü odanın ortasına koyuyorum. parıl parıl parlıyor. günlerce düşünüp gülümsüyorum hayaller kuruyorum. sonra bi bakıyorum ki içi boşmuş o lafın. puf. duvardaki küflere karışıp gidiyor diğerlerinin yanına. "ama ama ben bu sefer inanmıştım." bu laflar biriktikçe saflığımın azalması gerekirken tam tersine her yenisine daha çok umut bağlıyorum. bi kaç zamandır kokuşmuş odama müthiş güzellikte sözler girmişti. nerdeyse güneş gibi parlayacaktı içerisi. bugün hepsi birden çürüdü.

8 Ağustos 2009 Cumartesi

evrim


kadınların zekası ve aptallığı arasında ters orantılı bi bağlantı yok. ikisi tamamen farklı özellikler. aptallıkta sınır tanımayan bi kadın çok zeki de olabilir. erkekler böyle kadınları anladıklarını zannetmekte hiç zorluk çekmezler ama sınıflandırırken ikiye ayrılırlar: bir kısım erkek tereddütsüz "aptal" etiketini yapıştırırken bir kısmı da "zeki" etiketini yapıştırır. iki kısım da haklıdır ama dijital erkek mantığıyla hareket ettikleri için bütünü yakalayamazlar. bu cins kadınların güzellik çirkinlik betimlemeleri de bu etiketlerden kurtulamaz: "aptal ama güzel", "zeki ama çirkin", hem aptal hep çirkin", "hem zeki hem güzel" gibi. esas kafa karıştıran kadın çeşidi aptal olmayıp zeki de olmayanlar. yine etiket yapıştırma mantığıyla yaklaşan erkeğin kafası karışır, hangisi olduğuna karar veremez: aptal desen değil, zeki de sayılmaz. burda işte güzellik devreye girer bu kadınların etiketlerinde "ama" ve "hem x hem y" ifadelerini kullanmaz ya çirkndir ya güzel. genel geçer zeka-aptallık bağlantısına sahip olan kadınlar da vardır tabii. çok zeki ve az aptal ya da çok aptal ve az zeki. erkekler işte bu çeşitleri gerçekten anlarlar.
bu kadar çeşitli olmamızın sebebi: 1)evrim 2)kadınların genelde birden
fazla kimliği olması. birden fazla kimlik kendi isteğiyle ya da dış güçlerin zoruyla gelip kadını bulmuş olabilir: evde ev hanımı holdingte müdür, okulda inek sokakta sürtük, vs gibi. aynı anda birden fazla karakteri yaşayabiliyoruz. bi yandan akademik kariyerinin zirvesinde bi deha gibi düşünebilirken bi yandan da çöp kutusunu karıştıran kediye ağlayabiliyoruz.
bu da benim genellemem ben yaptım.

7 Ağustos 2009 Cuma

içimde bi şey var


tampona çok fazla anlam yüklüyoruz. genelde bi ayıp ekolü var. marketlerde en gizli saklı arkalarda bi yerlerdeki raflara koyulur. cici kızlar o reyondan geçerken kafalarını çevirir bakmaz tamponlara. kasadan geçerken marulun altına saklanır açık saçık koyulmaz. bi de genelin dışına çıkmış "modern kadın" ekolü vardır. gururla alır. kasada da mümkün olduğunca herkesle göz teması kurmaya gayret eder: "evet ben tampon kullanan kadınım". bir tamponla ne kadar çok şey ifade etmeye çalışıyoruz. namuslu ve geleneksel miyiz? özgür ve modern miyiz? bütün bunlar bacaklarımızın arasından geçen şeylerle ölçüldüğü için tampon bunu temsil eden bir sembol olmuş.
bi de şu durum var: kadın olmanın binbir türlü arka sokağında senelerdir sürtmemize rağmen annelerimiz tarafından evlenene kadar "genç kız" olarak adlandırıldığımız için ebeveynle yaşanan evde tampon kullanmanın sıkıntısı.

6 Ağustos 2009 Perşembe

yaz okulu


ilk kez yaz okuluna kaldığımda nefret etmistim. dersten yurttan havadan sudan herşeyden. hatta son günlerinden birinde sunlar dokülmüştü ağzımdan: "kozmopolitan okumak istiyorum." o kadar boş olmak istiyordum ki bi plaja gidip kendimi güneş kremine bulayıp yatıp kozmopolitan okumak istiyordum.
bi sonraki sene bi evim olmuştu. telaştan yorgunluktan heyecandan bi şey anlamadım. dersi veren hoca da iyiydi eğlenceli geçmişti. okul hayatim boyunca aa gelen tek dersim oydu. hatta son günlerine doğru topolog olmaya karar vermiştim.
sonra yeni bi eve taşindim, minik teraslı evim. keyfi en çok yaz okulunda çıkarılan ev.
bi süre sonra "yaz okulu" insanin hayatında bir kavram olmaya başliyor. kabulleniyorsun. sevmeye başlıyorsun. okul kapalıyken kalkıp okula giden bi kaç yüz öğrenci. dışlanmışların küçük dünyası. sene içinde görülemeyecek şeyler oluyor. sadece yaz okuluna gelenlerin bilebileceği minik sihirli ayrıntılar. iğdelerin kokusu hiçbir mevsimde o kadar güzel olmuyor mesela. ya da mimarlığın arkasındaki gölgedeki masalar hiç o kadar kutsal görünmez. beşerinin kantini. bi de yaz okulunun ikinci haftası mutlaka yağmur yağar, dünyanın en güzel yağmuru.
okul hayatının en güzel zamanlarıymış. şimdi anlıyorum.

4 Ağustos 2009 Salı

seks

"geçen gün ankarada iken yorgun ve bitkin akşamdan kalma bi şekilde evime dönüyorum. markete girdim yol üzerinde, elimde poşetler. yani ev hanımından bozma sokak kızı şeklinde yürüyorum. arkamdan bi araba yaklaştı, yanımda yavaşladı, açık camdan bir adam kafasını uzattı, "seks" dedi ve basıp gitti. ağzından sadece bunu çıkarabilen bi organizma. cümle dahi kuramadı. o kadar sefil bi şey ki kendisi o anda boşalmış bile olabilir. ben kaldırımda durdum bi süre maruz kaldığım şeyin ne olduğunu anlamaya çalıştım çaresizce. bu bi laf atmaysa eğer küfür ederek cevap verecektim. yok eğer bi teklifse elimdeki poşeti atacaktım üstüne. ama gerçekten anlayamadım. sanırım ne bilim ne felsefe böyle bi şeyin arkasındakilere açıklamayı getiremez."

eski ama hala komik