28 Mart 2011 Pazartesi

iskele

sekiz sene önceydi. aralık ayının son günlerinden biriydi, akşam olmuş, hava kararmış, kadıköyde iskelenin yanında öyle soğukta dikiliyordum. beşiktaştan gelecek o vapuru bekliyordum. ilk buluşmamızdı. yanımda nereden geldiğini anlamadığım bi adam belirdi. genç giyimli ama kırklarına yaklaşmış bi adam. kırık bi ingilizceyle vapurun kaçta geleceğini sordu. söyledim. sanki her gün gördüğüm yan komşummuş gibi konuşmaya başladı. sevgilisini bekliyormuş. müzisyenmiş. geçen sene bi festivalde konser vermişler burada, o zaman tanışmışlar. benim kimi beklediğimi sordu. anlattım. aslında ispanyolmuş. orada insanlar sürekli gülermiş, günün her anı, her yerde, sokakta, otobüste.. burada kimse gülmüyormuş, herkes mutsuzmuş. turist gözlemleri. büyük annesi bi çingeneymiş. hani şu esas ispanyol olanlardan. "el falına bakayım" dedi, nasıl bakılacağını ondan öğrenmiş. "olur" dedim, eldivenimi çıkardım. elimi iki avucunun arasına aldı. baktı. "okul, iş, şu an uğraştığın her ne ise, çok kötü gidiyor" dedi. "ailenle ayrılacaksın" dedi. "ama sonunda başka bi meslekle uğraşacaksın, çok büyük başarılar elde edeceksin" dedi. enteresan geldi söyledikleri. vapurun ışıkları karanlığın içinde belirmeye başladı. "buralarda kullanabileceğim bi hela var mı? çişim geldi" dedi. tarif ettim, vapurun gelmesine çok az kaldığını da ekledim. iki saniye içinde gözden kayboldu. vapur yanaştı, birden ortalık insanla doldu. inenlerin içinde beklediğim adamı aradım gözlerimle ve işte oradaydı. falcımı bi daha görmedim. öylece kaybolup gitti.

17 Mart 2011 Perşembe

survival of the fittest

bir takım insanlar var. hayatları böyle düpdüzgün. doğal varoluşumuzdan kaynaklanan (yani bu evrende yaşıyor oluşumuzdan başka herhangi bi açıklaması olmayan) dertler dışında bi sıkıntıları olmayan insanlar. hayatı "acı-tatlı" yaşayanlar. hayat onlara limon verdiğinde limonata yapanlar. hayat sana güzel insanları. ben onlara fanus insanları diyorum. hep o tatlı fanusta yaşıyorlar. mutlu olup olmadıklarını bilmiyorum ama öyle bi tatlı fanus o işte. kendi içlerinde öyle yaşıyorlar. en komiği de bütün dünyayı kendileri gibi sanmaları. ama bi de o takımın dışı var. kitaplardaki, filmlerdeki yerlerinde olmadıkları için kendilerini iyi hissettikleri, hatta yargılayıp kendilerini üstün hissettikleri insanlar varlar, buradalar, yaşıyorlar. hani o "asla benim başıma gelmez" dedikleri şeyler birilerinin başına geliyor işte. hayatın tadı acı-tatlı değil olsa olsa "bok gibi" bu tarafta. o ağzına sıçılmışlık hissi bi türlü gitmiyor. dışarısı pislik bebeğim. dışarısı köprü altı. bu taraf, fanus seleksiyonuna giremeyen evrim artıklarının dünyası.